Matematik eğitimi alanında çalışan bir akademisyen olarak on yıldan fazladır öğrencilerin nasıl öğrendiklerini, kavramları nasıl inşa ettiklerini ve hangi öğretim yöntemlerinin onları en çok desteklediğini araştırıyorum. Ancak bazı öğrenme yolları, sadece bilimsel yöntemlerle değil, aynı zamanda dikkatle gözlem yaparak, sabırla bekleyerek ve içtenlikle anlamaya çalışarak fark ediliyor.

Williams sendromu, genetik düzeyde nadir görülen ama öğrenme süreçlerinde çok belirgin ve kendine özgü izler bırakan bir durum. Çoğu zaman dışa dönük sosyal davranışlar, müziğe duyarlılık, yüz özelliklerinde belirginlik ve gelişimsel gecikmelerle tanımlanır. Fakat benim dikkatimi çeken, bu çocukların matematikle kurdukları ilişkidir. Çünkü bu ilişki, eğitimin “her çocuğa göre uyarlanması” gerektiğini belki de en güçlü biçimde ortaya koyan örneklerden biridir.

Williams sendromlu bireylerin dilsel ve sosyal becerileri, sıklıkla görsel-uzamsal becerilerinden daha gelişmiştir. Bu durum, matematik gibi alanlarda soyut düşünme, mekânsal akıl yürütme ve işlem becerilerinde zorluklar yaşamalarına neden olabilir. Ancak bu zorluklar, öğrenemeyecekleri anlamına gelmez – yalnızca farklı yollarla öğrendikleri anlamına gelir. Örneğin, müzikle desteklenen öğretim yöntemleri, ritmik tekrarlar, duygusal bağ kurulmasına izin veren öğrenme senaryoları bu çocuklar için çok daha işlevseldir.

Kimi zaman eğitimciler olarak bilişsel testlerin sonuçlarına bakar, o sonuçlar üzerinden beklentiler oluştururuz. Ancak Williams sendromlu çocuklarla çalışırken, rakamlara değil, yüz ifadelerine, heyecanlarına, sevinçle söyledikleri bir cevaba kulak vermek gerekir. Onların öğrenme süreçleri bize şunu hatırlatır: Eğitim sadece bilgi aktarma değil, bir çocuğun iç dünyasına dokunma meselesidir.

Matematik eğitimi, yıllarca nesnel ve ölçülebilir hedeflerle tanımlandı. Fakat bazı çocuklar, bizi bu tanımları yeniden düşünmeye zorlar. Williams sendromu da bu yeniden düşünmenin merkezinde durur. Çünkü bu sendroma sahip bireyler, duygusal zekâlarıyla, karşısındakiyle kurduğu samimi ilişkiyle ve kimi zaman tek bir kavramı öğrenmek için gösterdiği çaba ile matematiğin insani yönünü bize gösterir.

Akademik kariyerim boyunca matematiksel düşünmenin yapısını analiz ettim. Fakat Williams sendromunu tanıdıktan sonra, “matematiksel düşünme” kavramının sadece bilişsel değil, aynı zamanda duyusal bir süreç olduğunu da gördüm. Sevgiyle öğrenilen bir sayı, zorla ezberletilen bir işlemden çok daha kalıcı olabiliyor.

Bu farkındalık, öğretim programlarının farklı öğrenen profillerini tanıması gerektiğini gösteriyor. Kapsayıcı matematik eğitimi, yalnızca sınıfa fiziksel erişimi değil, öğrenme yollarının çeşitliliğini de tanımayı gerektirir. Williams sendromu bize, sevginin öğrenme üzerindeki dönüştürücü etkisini hatırlatır.

Belki bazı kavramlar zaman alır. Belki bazı yöntemler işe yaramaz. Ama gerçek öğrenme, karşılıklı saygının ve sabrın olduğu yerde başlar. Eğitimde empatiye, kişiselleştirilmiş yaklaşımlara ve çocuğun bireysel potansiyelini tanımaya her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.

Ve bazen, nadir görülen bir genetik farklılık, eğitime dair en güçlü derslerden birini verir.

Yazar: Dr. İpek Saralar, matematik eğitimi alanında uzmanlaşmış bir akademisyendir. Kapsayıcı eğitim, öğrenme farklılıkları ve teknolojinin desteklediği öğretim yaklaşımları üzerine çalışmaktadır.